Obama'ya ithafen.. I have a dream!! :)
Siyahilerin Amerikan tarihinde kat ettigi yol hakkinda bir yazi yazmam gerekiyordu. Kisa ama güzel olmus :D

Devamını okuyun...>> Read more...
Siyahilerin Amerikan tarihinde kat ettigi yol hakkinda bir yazi yazmam gerekiyordu. Kisa ama güzel olmus :D

NGO (Non-governmental organization)

Efendim "hayrola" diye başlamışken söze öncelikle Hande Yener adlı sanatçımızın yeni albümünü tebrikle başlayıp mutlu olduğumuzu dile getirerek girelim konuya;
Üç gün sonunda bir haber izleyebildik hep birlikte. Peki dönüşü nasıl oldu "haber" lerin? Öyle ahım şahım bir haberdarlık mı edinebildik? Hayır tabi ki. Yine başladık "çorabın yırtık, saçında bit var" muhabbetlerine. Acaba benim de içine dahil olduğum garibim halkımı liseli yağız delikanlılarımıza benzetmekle ayıp mı ettim. Neyse bunu sonra düşünürüz. Gel gelelim asıl ipliğin inceldiği yere;
Önemli olan bu "iki gün" dü. Kendileri geldiler. Büyük büyük cümleler kurdular. Hepimizin gönlüne su serptiler. Hissi sempatiden siyasi sempatiye kadar hepsini edindiler gittiler. Gerçekten de "bereketli" oldu Türkiye'mi daha da aptallaştırmak adına. Hatırlıyorum da geçenlerde bir karikatür göredüşmüştüm; Türkler uzun süredir üstünde çalıştıkları %100 koyun insan'ı yaptılar sonunda diye. Gülüp geçiyoruz tabi böyle güzel karikatürlere. Peki ufacık bir teşbih hatası var mı sizce? Bence yok. Boşuna dememişler; 'teşbihte mübalağa olmaz' diye eskilerimiz. Büyük insan, önemli şahsiyet, güçlü karakter, karizmatik kişilik geldiler buraya ve dediler ki:
Aranızı kendiniz bulun, benim tavrım belli.
dedik ki:
Ne güzel artık karışmayacaklar aramızda bir mesele olduğunu kabul buyurdular.
dediler ki:
Ben de bunlardan biriyim.
dedik ki:
Aha bu da bizden.
dediler ki:
Evet
Dedik ki:
Arif abi duydun mu? Türk çıktı bu da. Dünyaya hakim olacaz dünyaya..
Bence burda da teşbihte mübalağa olmadı. Sonuç olarak memleketimizde iki gün ne olmuş ne bitmiş hiç bir şeyi öğrenemedik ona yanarım(?), memleketimizde iki gündür aynı haberlerle biraz daha moronlaştık ona yanarım, soğuyan porsiyon porsiyon yemeği sabaha kadar durduğum tv başında bile yer yer zorla izlemeye maruz kalmaktan midem alt üst oldu ona yanarım. Ardından da kendileri gittiler. Ama nereye? Ama neden? Asıl sorulması gerekenler bunlar gibi geliyor sanki bize. Orada da demesinler şimdi "hekim bu bizdenmiş loo".
Son olarak bugün mevzu bahis şahıs hakkında daha bir geniş çaplı sanaldan dolma bilgi sahibi olabilme amaçlı gezindim biraz ve eski tarihli de olsa bir haber gördüm; birazcık gönlümüze su mu serpiyor desem bu haber yoksa nasıl anlarsanız öyle mi desem bilemiyorum. Haber de şuydu; Kehanetlerinin %80 i tutan bir bulgar teyzem demiş ki;
“Amerika Birleşik Devletleri’nin 44’üncü başkanı (Yani George Bush’tan sonraki başkan) siyah olacak. Bu Amerika’nın göreceği son lider olacak. Çünkü siyahi liderin göreve gelmesinden kısa bir süre sonra ülke büyük bir ekonomik krize girecek.
Kuzey ve güney eyaletler arasında anlaşmazlık çıkacak. Endonezya karışacak. Tüm bunlar Üçüncü Dünya Savaşı’nı başlatacak... Üçüncü Dünya Savaşı’nda ilk kez atom bombası kullanılacak."
Bakmayın öyle ben teyzemin lafını aktardım. Kendisi de 1996'da göçmüş öbür diyara. Öyle siyaset yapmayım mümkün olduunca dedim ama umarım becermişimdir.
Ha bir de efendim kendilerinin bir de sizin bizim gibi blogu var. Umarım kızmazlar vereyim de uğrayın bir çay içmeye. Bu aralar çok meşguller ama ne de olsa 'bizden'. Misafirperverlik bilir.
Hande Yener'e de tekrardan hayırlı olsun albümü diyerek Saba Tümer'e çıktığında bahsi geçen 'fiş saati yarışları' sonuçlarını mevzudan daha fazla merak etmiyor değilim.
5 Aralık 1901 Chicago Illinois'da dünyaya geldi. Babası Elias Disney, annesi Flora Call Disney di. Walt dördü erkek biri kız olan beş kardeşten biriydi. Walt'ın doğumundan sonra Disney ailesi Marceline Missouri'ye taşındılar. Walt çocukluğunun büyük bir bölümünü burada yaşadı.
Walt karikatür konusuna çok erken yaşlarda ilgi duymaya başladı. Tabi ticari kafası da çok erken kendisini gösterdi. Daha küçük yaşlarda biraz para kazanabilmek için yaptığı karikatürleri komşularına satmaya çalışırdı. Karikatür kariyerini Chicago'daki McKinley High School'a giderek sürdürmeyi seçti ilerleyen yıllarda. Walt bir taraftan da vahşi hayata, doğaya, toplumsal konulara ve kırsal yaşama ilgi duymaya başlamıştı. Walt ilk önce inatçı ve bir o kadar da sert olan babasını ikna etmeye çalıştı sanatını icra edebilmesi için gerekli meblağları bulma konusunda. Fakat başarısız oldu. Ardından annesi ve büyük kardeşi ile bu sorunu mümkün olduğunca çözdü. Onlar da Walt'ın amaçlarına ulaşacağına inananlardandı. Bir süre Kansas City'de gazete gazete dolaşıp yazı işleri müdürlerinden 'Sen bu konuda aşırı yeteneksizsin neden gidip başka bir iş bulmuyorsun kendine' benzeri cümleleri duymakla vakit geçirdi. Ama karikatür, gencin hayatının rüyasıydı. İnsan biricik rüyasını, gayesini nasıl unutabilirdi? O karikatürü bıraksa bile, karikatür onu bırakmıyordu ki; geceleri rüyalarına giriyor, onu daha fazla yakalayıp kendine çekiyordu.
En sonunda kiliselerden birinin rahibi, Walt'ı kilisedeki faaliyetlerin karikatürlerini çizmesi için düşük bir meblağ ile işe aldı. Fakat bu küçük sanatçının bir stüdyoya ihtiyacı vardı. Hem resim çizmek için hem de hayatını idame ettirebileceği, en azından uyuyabileceği bir yere ihtiyacı vardı. Bunun için de en uygun yeri buldu. Kilisenin eski garajı! Fakat garaj değil garaj samanlık için bile fazlasıyla eski, pis ve hatta fare istilası altında bir ahvaldeydi. Walt işte tam burada hayatını idame ettirecekti. Ancak günlerini, saatlerini, birlikte geçirdiği ve hatta beslediği, resim kağıdına çıkacak kadar kendisine alıştırdığı bu farelerden birisi, tıpkı Walt gibi hatta onu da sollayacak derecede dünya çapında bir şöhretin sahibi olacaktı gelecekte.
Dünyanın her tarafında tanınacak olan bu ufaklık Mickey Mouse dı.
Yıllarca bu köhne yerde çalıştıktan sonra Hollywood'da da büyük başarısızlıklar yaşayan bir kaç canlı karikatür çizdi. Fakat bunlar hiç de tutmadı. Bir gün düşünürken aklına Kansas City deki garajda resim çizerken tahtanın üstüne çıkıp bir süre oynayan fareyi sonuna kadar izleyişini hatırladı. Hemen oturup bir fare resmi çizdi ve böylece Mickey Mouse doğmuş oldu. Bu küçük fare zamanla en ünlü aktörlerden çok tanındı, mektuplar aldı, en tanınmış aktörlerin filmlerinden daha uzun süre sinemalarda gösterimde kaldı. Seylan adalarındaki çay işçilerinden tutun da Kuzey Kutbu na yakın ülkelerde yaşayan Eskimo'lar a kadar onu herkes tanıyordu artık. Alaska'nın Juneau şehrinde sinemalara üşüşmüşler, İgloo denen buz evlerinde Mickey Mouse kulübü bile kurmuşlardı.
Ardından tutmaz diye asistanlarının israr ettiği; annesinin kendisine çocukken anlattığı bir hikaye olan Üç Küçük Domuz'u israrla çekti. Asistanlarının muhakkak fiyasko gözüyle baktığı ve hatta Mickey Mouse filmlerini 3 ayda çekerken buna sadece 2 ay ayırarak önem bile vermedikleri bu çekim de fırtına gibi esiyordu kısa bir süre sonra tüm dünyada.
Kurduğu Walt Disney Productions dünyanın en ünlü film üreticilerinden birisi oldu. Kurduğu şirket The Walt Disney Company, yıllık 30 milyar dolar geliri ve dünya çapındaki izlenilirliği ile hem Amerikan Rüyası'nın hem de Amerikan Ekonomisi'nin bel kemiklerinden olan bir medya devi haline geldi.
Walt Disney'in bir rüyası daha vardı. Bunu da 1955'de hayata geçirdi ve Disneyland Park'ı açtı.
Walt Disney sonuç olarak bir kahraman olarak hatırlanacaktı. Hayal gücü, iyimserlik, üretkenlik, azim, ve kendi kendine bir yerlere geliş'in Amerikan geleneklerindeki simgesi olacaktı. 48 kez Oscar'a aday olup 22 kez kazanan 7 kez de Emmy'e aday olan 4 kez kazanan Walt Disney halen en çok Oscar'a aday olan şahıstır.
Orlando, Florida'daki Walt Disney World açılmadan bir kaç yıl önce 15 Aralık 1966'da Gırtlak Kanseri'nden öldü.
Yazımızı kendisinin iki sözüyle bitirelim;
Peşinden gidecek cesaretiniz varsa bütün rüyalar gerçek olabilir
Hayal edebilirseniz yapabilirsiniz. Her şeyin bir fareyle başladığını hiç aklınızdan çıkarmayın.
Demiş Walt amcamız.
Peta (People for the Ethical Treatment of Animals) dünya cabinda bir hayvan koruma dernegi.
Bu kurulus provokatör pankartlar ile insanlari vejeteryan olmaya;
farkli damak tatlari icin hayvanlarin organlarini "yemek pompalama" islemi ile manipule etmemeye;
gerek evcil gerek sokak hayvanlarinin bir kismini sterilize etmeye;
kürk giymemeye;




ve hayvanlara insanligimizla yaklasmaya
ünlülerin de destegi ile davet ediyor...
Siz de bir katki da bulunmak ister seniz www.peta.com ' dan farkli konularda görüslerinizi belirtebilir, hayvansal deneyimleri destekleyen markalari ögrenebilir ya da para destegi yapabilirsiniz. Site hayvanlar ile ilgili güncel konulari genis capli ele aliyor ve cok ilgi cekici videolar ile dünya capinda hayvanlara yapilan muameleyi gözler önüne seriyor.
kaynakca: www.peta.com

Hindistan araba üreticisi Tata Motors dünyanin en ucuz arabasini piyasaya sürmek üzere...
"Nano" ymus arabanin ismi ve degeri ise; 1700€.
Bir kac özellik de veriyim tam olsun:
33ps mis, 100 km 'de 5 litre benzin yakiyormus, Eu4 normlarina uygunmus, 3,10 m uzunlugunda, 1,50 m genisligindeymis.
Hayirli ugurlu olsun.
Simdi gayet ilginc ve araba kullanicilari icin bir o kadar da düsündürücü bir konuyu ele almak istiyorum.
Bir kac aydir bende araba kullaniyorum. Otomobillerin insan hayatina kattigi artilar hakkinda tartisma yapmaya bile gerek yok.
Otomobillerin Co2 emisyonu dolayisiyla cevreye verdigi zarari göz önünde bulundurabiliriz ancak Greenpeace üyesi olmayan hic kimse cevreye zarar vermemek icin gidecegi yere arabasi dura dura bisikletle gitmez. Sanmiyorum.
Evet duyarsizlik almis basini gidiyor. Bende onlardan biriyim belki.
Bugün deginmek istedigim konu daha baska. Araba süren herkes bilir otomobiller yüzünden sirta binen masraflari. Yok benzinmis yok tamir masraflariymis yok yag degistirmekmis düzenli olmak üzere...
Amaan ne ki bunlar demek geliyor icimden, daha az dertli daha az masrafli bir yolu yok mu bu araba keyfinin? Benim minik arabamin, az benzin yakmasina ragmen, tamir masraflari baya bi belimi büktü acikcasi. Ve hazir olun. Belki de duymussunuzdur... Bunca masraf arasindan secip yazdigim bu üc masrafin ikisine bir care var (artik). "Artik"'i parantez icerisine aliyorum cünkü bu olay aslinda yaklasik 20-30 yildir varmis. Bir cesit Longlife otomobil yagi var hayatta. Aslinda bir dolduran 20 seneye yakin yag degistirmeden araba kullanabilirmis.
Bir örnek veriyim, Almanya da bir tüccar bir hafta icinde bir kac kez Berlinden Italya ya arabasiyla gitmek durumunda ve bunu arabasindaki "Yagi degistirin" göstergesinde ki yanan sinyale ragmen yapiyor cünkü Longlife yagini kullaniyor.
Ya ben ne diyim bu duruma. Bir yag degistirmek eski bir araba da bile yaklasik 60€ tutuyor. Bu bir is adami icin az bir miktar olsa da bir ögrenci icin cok da az sayilmaz. Üstelik bu yagi kullananlarin otomobillerinde ki motorun ömrü uzuyor ve daha az ariza yapiyor. Iste iki masraf kapisina bir cözüm... Bir tas ile iki kus...
Isin tuhaf yani ise bu yagin mesela Almanya da gizli tutulmasi ve dolayisiyla az kisi tarafindan bilinmesi.
Sebebi ise su;
Yag degistirme islemi bir cok tamircinin ekmek kapisi, yag degistirmek icin tamirciye gelenlere mutlaka baska bir sey satilir ve mutlaka bir masraf daha cikar. Bu yag kullanildiginda bir cok kisinin tamirhaneye gitme orani düser cünkü yagi degistirmeye zaten gerek kalmaz ve araba da az ariza yapar bu yagin sayesinde ve dolayisiyla da tamirhaneler zarar görür.
Bir baska tuhaflik da en ünlü Araba üreticilerin kullanim kilavuzlarina "Yaginizi düzenli olarak degistirmezseniz otomobil ariza yapar" yazmasi. Bu yazi bir cok masum vatandasi tamirhaneye sürükler.
Simdi ne gibi bir iliski var tarmici ve üretici firma arasinda? Bunun aciklamasi da aslinda cok basit. Yukari da yazdigim gibi yag degistirmeye gidince mutlaka bir ariza bulunur ve bir yedek parca satilir sürücüye. Bu yedek parca ise üreticinin kendi malidir, kendi markasidir. Böylelikle bu isten hem tamirciler, hem de üretici firmalar yararlanir.
Sadece sürücüler zarar görenlerdir:) Iste bir örnek daha vatandaslarin kapitalistler tarafindan gördügü zarar ile ilgili.. Evet kücük bir zarar belki.. Ama zarar zarardir, ve önlemek elimizde bu konuda.
Simdi desem ki "herkes bu yagi tanisin alsin ve kâr etsin", bu sefer de kapitalistlerin enteresesini düsünmeden hareket etmis olurum. Ama ne de olsa kapitalist bunlar ya. Bir sekilde gemilerini yürütürler. Baska yol bulun kardesim, biz gereksiz yere masraf etmek istemiyoruz Allah Allah...
Gecenlerde kücücük bir kizin ilginc varolma hikayesini okudum. Varolma derken öyle olup ve olmamak arasinda kivranan bir insanin felsefei görüslerinden uzak tamamen görünüs ve farkli inanclarla ilgili bir hikaye bu.
Her ne kadar gündemden az cok düsmüs olsa da ibret alinasi bir olay oldugu icin paylasmak istiyorum. Ne de olsa bu tam olarak bir haber sitesi degil, hayata dair yazmak istedim.
Lakshmi Hindistan asilli 2 yasinda bir kiz cocugu. Anne karninda ikizi ile birlesmis ve siam ikizinin gelismemesi üzerine 4 kolu, 4 de bacagi olusmus. Bir parazitin özelliklerine sahip olan o fazlaliklar kizin hayatini tehlikeye sokuyordu.
Buraya kadar "Allah yaratmis tamam, her serde bir hayir vardir, her derdin bir caresi vardir" diyebiliriz aslinda fakat reinkarnasyon'a inanan Hindistan halki bu kizi 4 kollu bir Hint tanricasi olan Lakshmi nin reinkarnasyonu - bir mucize - olarak gördügü icin ona Lakshmi adini verdiler.

Reinkarnasyona inanmayan ben bu olaya gülmek ya da aglamak yerine hic kafami yormamayi tercih ettim cünkü herkesin bakis acisi farkli. Ailesi icin cok zor bir durum olmasina ragmen kapitalistler bu durumdan faydalanmak icin cok kapilarini calmis. Babasi bu durumdan cok rahatsiz oldugunu aciklamisti, hatta Lakshmi yi sakladilar bir süre.
Doktorlarin Lakshmi'nin kesinlikle ameliyat olmasi gerektigini aksi taktirde 16. yasina kadar yasama ihtimalinin olmayacagini söylemeleri üzerine harekete gecildi ...

24 saat süren ameliyat sonrasi doktorlar Lakshmi nin yasayacagini ve ameliyatin cok iyi gectigini acikladilar... iki bacagi ve iki kolu alinan Lakshmi hayatina "normal" bir insan olarak devam ediyor...
Hindistanin reinkarnasyon inanci bir yana ben bu kizi gördükten sonra bir kez daha sükretmeyi hatirladim. iki kolum ve iki bacagima bakarak tekrar sükrettim halime. Basit seylerden yakiniriz, basit problemlerden dolayi isyan bile ederiz belki de. Bize verilenleri hatirlamak cok önemli kanimca.
Konu ile ilgili video:
http://www.n24.de/news_stories/video_player/02399/index.php
Kenancığım türkcesini malesef bulamadim o yüzden almanca video linkini veriyorum.
Görüntüleri görmek anlamak icin yeterli diye düsünüyorum.
kaynakca:
http://www.spiegel.de/wissenschaft/mensch/0,1518,515920,00.html
http://news.de.msn.com/achtgliedriges_maedchen.aspx?cp-documentid=6348413&imageindex=7#

Alkolsüz kokteyller:
Malzemeler:3 kasik cikolatali dondurma
2 kacik cikolata tanesi
yarim bardak ananas suyu
Tüm malzemeleri blendere koyup üzeri köpük kivamina gelinceye kadar karistirin. Biraz da frappé yi andiran bu kokteyli hemen servis yapmak gerekir.
2 kasik yogurt
1 bardak soguk sprite
yarim bardak greyfurt suyu
2 cay kasigi toz seker
Seftalilerin kabugunu cikarip 3-4 parcaya bölmek yeterlidir. Malzemeleri homojen bir sivi haline getirene kadar blender ile karistirin. (Seftali kabuklari görünebilir.)
2 kasik cilekli dondurma
1-2 kücük parca kavun
yarim bardak ananas suyu
2 kasik toz seker
Muz & Portakal aski:)
2 Muz1 bardak soguk süt
1 bardak portakal suyu
üzerine cikolata taneleri
Malzemeleri blender ile karistirin. Istege göre süt ilave edilebilir.